9 Eylül 2020 Çarşamba

ESİR ALINMAK – İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ


Tolstoy en sevdiğim yazarlardan birisidir. Gerçekleri insanın yüzüne vuruşu, toplumu tüm kokuşmuşluğu ile ele alması insanı okurken derinden etkiler. Vay be benden harbiden edebiyat eleştirmeni olur dostum ya:) Ne diyorsun? Her zaman böyle entelektüel gözükme amacı taşıyan yazılara tilt olmuşumdur.

Bir kitap hakkında yazacağımı düşünmemiştim hiç bu blogda. Ama bu kitap beni gerçekten bazı yerlerde sarstı ve işlediği konularla alakalı fikirlerimi buraya taşımak istedim. Bu yazı bir kitap incelemesi falan değil öncelikle onu söylemek de fayda var. Kitabın ele aldığı konular üzerine konuşacağım ama tabiki kitaptan pasajlar da vereceğim yazıda. 

“İvan İlyiç’in Praskovya Fyodorovna ile, eşinin dostunun bu evliliği onayladığı için evlendiğini söylemek ne kadar doğruysa, kızı sevdiği, onda kendi düşüncelerine bir yakınlık bulduğu için onunla evlendiğini söylemek de o kadar yanlıştı. Evlenirken iki düşüncesi vardı İvan İlyiç’in: Böyle bir karısının olması hoş bir şeydi, ayrıca en yüksek düzeyden amirleri bu evliliği onaylıyordu.”

‘Ne için evlenmiş lan bu adam karısıyla? Başkaları için mi bak sen şu İvan’a’ dediğini duyar gibiyim. Devam edelim.

     “Aile yaşamından, bu yaşamın ona verebileceği şeyleri istiyordu yalnızca: Bir ev hanımı, akşam yemekleri, yatacak bir yer, en önemlisi de toplumda oluşturulacak dış görünüşün saygınlığı.” 


İvan İlyiç hukuk fakültesi mezunu bir abimizdir. Mesleğinde yıllar boyunca yükselme kaydeder ve en sonunda bir savcı olur. Hayatı boyunca, karar alırken ya da bir eyleme geçecekken imajına ve statüsüne uygun davranmaya çalışır hatta buna mecbur olduğuna; aksinin ‘uygun ya da doğru’ olmayacağına emindir. İlk pasajda evliliği hakkında bir değerlendirme yapar yazar.


İvan’ın evliliği başkaları tarafından onaylandığı ölçüde doğru ya da yanlıştır ona göre. Her adımını izleyen bir “onlar” var gibidir. Çizdiği imaja uygun davranmaya çalıştıkça elini kolunu bağlayan, görünmeyen prangalar sıkılaşır. Kendine bir imaj inşaa etmiştir yıllar boyunca. O bir savcıdır ve bir savcının yaşamı nasıl olması gerekiyorsa ona uygun davranmaya çabalar. Verdiği her kararın tepesinde başkalarının onayı sallanır ‘demoklesin kılıcı’ gibi. 


Aslındabir çoğumuz sen, ben, o; çizdiğimiz imajın, başkalarının onayının bir nevi tutsağı gibiyizdir. ‘Ben öyle değilim’ deme çünkü herkes az ya da çok böyledir. Anne ya da babanın yanında başka, arkadaşlarının yanında başka, yalnızken bambaşkadır kişi. Bunun en büyük sebebi belki de geri-bildirime olan zaafımızdır. Örneğin yalan söylemek başkasının bize ‘sen yalancısın’ demesi kadar acı vermez. Bir yanlış yaptığımızda değil, yaptığımız yanlış öğrenildiğinde tedirgin oluruz çoğu zaman. Bunun evrimsel kökleri bilmem ne diye bir analiz yapanlara da uyuzum. Tamam evrimsel kökleri olsun. Eee sonuç? Salt bilimsel bir durum tespiti yapıp bir bok söylemeyenlerden uzaklaşalım hemen. Hepimizin başına gelmiştir illaki çocukken ya da sonraki süreçte bu tarz örnekler. Nedense bir şey olmak değil de, o şey gibi gözükmek bizi daha çok ilgilendirir. Bu durum olumlu durumlar için de geçerli. Örneğin bazı kitap okuyan kişilerin kitabını çekip internete atması buna bir örnektir. Kitap okumaktan ziyade kitap okuyan biri imajına sahip olmak daha çok keyif verir o kişiye. Geçen gün ben de attım mesela bu kitabın fotoğrafını hatırlarsın. Dur hemen kendimi aklayayım: Ben zaten normalde atmam öyle kitap falan ama madem yazı yazmaya karar verdim bu kitap hakkında, atayım dedim ucundan. Hak verdin mi acaba? İnsan böyledir işte dostum naparsın? Dediği yaptığını tutmaz bazen.


Bu, kaynağı dış dünyada olan tutsaklık öyle bir hal alır ki gün gelir nefes bile alamaz hale gelirsin. Kendin için değil, başkalarındaki varsaydığın o imaj için, güzel olduğunu düşündüğün o geri bildirim için yaşar durursun. Bir nevi uyuşturucu gibidir bu tutsaklık. Uyuşturcu gibidir çünkü asla doymayan bir canavar gibi yerleşir en içine. Onu hep beslemen gerekir ve besledikçe de iyice büyür iyice kök salar. “İnsanları takma, onları önemseme” gibi tavsiyeler ambalajı güzel ama içi bomboş sözlerdir. İnsanları takmamak, başlangıçta yapacağın bir şey ya da hemen sahip olacağın bir özellik değil aksine belli bir yol kat ettikten sonra belli bir sürecin sonunda elde edeceğin şeydir. Öyle iki motivaston videosu izleyip “insanları siktir et, onları dinleme” gibi laflara maruz kaldıktan sonra gaza gelerek girişilen işler fayda vermez. Hatta başladığın yerden bile kötü bir yere gelirsin çünkü yapamadığını görmek seni iyice demoralize eder ve 10 dk’lık bir özgüven videosu ile özgüven sahibi olamazsın. Konu nereye geldi ya? İnsan uyarmaz mı dostum “dur dur konudan saptın” diye. Neyse devam edelim.


Bu tutsaklığın bu prangaları başkalarının elinde olan hayatın sonu nedir peki? Onu da yine kitaptan bir iki pasajla değerlendirelim.

   “Böylece, yok olmanın eşiğinde, yanında onu anlayacak, ona acıyacak tek insan olmadan yaşamak zorundaydı.”

   “Kanepenin arkalığına yüzü dönük yatarken kendini içinde bulduğu yalnızlığı, kalabalık kentte, çok sayıdaki tanıdıklarının, ailesinin arasında yaşadığı yalnızlığı, başka hiçbir yerde, denizlerin dibinde de, dünyanın hiçbir yerinde de olamayacak o yalnızlığı… son zamanlarında İvan İlyiç bu korkunç yalnızlığı çekerken, geçmişin anıları arasında yaşıyordu yalnızca.”


Ailesi, dostu, mesleği ve neredeyse harika bir kariyeri olan şu adamın acınası yalnızlığına bakın. Başkalarıyla beraberken yaşanılan o yalnızlığın acısını düşünün. Bu yalnızlığı hayatı boyunca her an  kendisi inşaa etti. Hayatının her döneminde kendine uygun insanlar ya da onu anlayacak onunla dostluk yapacak kişiler aramadı. Yalnızca imajına en uygun olduğunu düşündüğü, o prangalara en az zararı verecek tercihleri yaptı. Hayatı bitmeye yakınken kalabalığın arasındaki yalnız kişi olarak buluverdi kendini. Hayatı boyunca dostlara, kaliteli insanlara değil, o imajına yatırım yaptı. Dünyanın en mutsuz, en yalnız insanı olarak buluverdi kendini sonunda. Ama eziyeti henüz bitmedi. Devam edelim son pasajla:

   “Önceleri ona tam anlamıyla olanaksızmış gibi görünen şeyin, yaşamını gerektiği gibi yaşamadığının belki de gerçek olduğu düşüncesi gelmişti aklına birden.”


Asıl baş belası şimdi geldi İvan reisin. O insanı kollarında tutup ortasından ayıran, içinde bir yerlerde fırtınalar kopmasına sebeb olan soru “Acaba tüm hayatım boyunca yanlış mı yaşadım?” Sorudan sonra içinde kaynayan cevap taşar dışına: “Evet bütün hayatım boyunca yanlış yaşadım, hem de her saniye”. Ardından İvan dünyanın belki de en mutsuz en yalnız adamı olarak ölür. Sonunda herkes onun ölümünün kendisine olan faydasına kafa yorar. Hiçbiri üzülmeyi aklında geçirmez. Karısı bile “kocası ölmüş ağlamıyor” demesinler diye ağlar. Bunun için döker timsah gözyaşlarını.

Evet dostum o kadar konuştuk alıntı yaptık. Peki ne yapmalı? İnsanın başkalarını düşünmeden her hangi bir şey olması imkanlı mıdır? Bana sorarsan imkansızdır. Etrafımızda birileri varken kendimize törpü vurmaya mecburuz. Peki bu zindandan kaçış yok mu Fyodor dediğini duyar gibiyim. Zindanın dışını boş ver. İçerde mutlu olmaya, içerde olabildiğince kendin olmaya bak. Yanlış anlama bu tavsiyeler sana değil aslında kendime. Kendi ol tavsiyesi bile havada kalıyor aslında. Ama yavaş yavaş azar azar bu yolda  olmak lazım. Yolun kendisi “Kendin ol”. Ne varış yeri ne başlangıç. Sona ne kadar yaklaşırsak o kadar iyi bizim için. O kadar konuştuk ama bak Müslüm Baba bir şarkıyla özetlemiş tüm mevzuyu.

Ne demiş Baba“Son Pişmanlık Neye Yarar?”

Hadi kal sağlıcakla...

à Müslüm Baba - Olmadı Yar 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder