YÜZYILIN BOYNUZU VE "ADEM BABA"
Bayadır Karadeniz turu yapmak aklımın bir köşesindeydi. Bir türlü fırsat bulamamış; okul, iş falan derken hep ertelemiştim. Dedim ki "Artık yeter gidiyorum ben."
Ordu'da beni karşılayacak bir arkadaşım vardı. Yakın bir arkadaşımdı aynı zamanda.
Mesafe çok uzun olduğu için yola çıkmadan önce internetten giden falan var mı diye baktım şöyle bir. Trabzon'a giden bir tırcı dayı buldum. Tabi yol uzun baya o yüzden direk giden birini bulmak güzel oldu açıkçası.
Hikâyeye burada ara verip tırcılar ile ilgili bir kaç önyargıyı kırmaya çalışayım. Malum tırcılar böyle sapık, cinsel anlamda sıkıntılı tipler gibi anılıyor bazen. Fakat ben kaç tırcıyla tanışıp onunla seyahat ettiysem gördüm ki tırcı abilerimizi kötüleyenlerden çok daha fazla cömertler, çok daha fazla cana yakın ve iyiler açıkçası. Arada sıkıntılı tipler çıkabilir; onları bırakıp "istisnalar kaideyi bozmaz" dedikten sonra devam edelim.
Tırcı abiyle konuşup tırın kalktığı yeri öğrendim ve oraya doğru yola koyuldum.
Geldiğimde abiyi arayıp onunla buluştum.
Baktım ki hemen bana bir çay ikram etti, hemen cana yakın davrandı. Çok sürmedi anladım ki bu adamla yolculuk güzel geçecek gibi. Tabi daha yola çıkmadan kendini koyvermek de olmaz. Yine de temkinli olmak da fayda var dedim.
Akşam yola çıkıp sabah Ordu'ya varmış olacaktım. Çıktık yola. Ufaktan sohbet muhabbet derken yol güzel gidiyor. Tırın içini de o biçip yapmış ki sorma. Renk renk ışıklar falan şahane bir ortam var. Tabi çaysız kahvesiz de olmaz. Dayı stok yapmış bir sürü kahve, çay falan. Bana dedi ki "olum şu oturduğun kısmın altında küçük bir çekmece var aç onu". Ben de merak ettim çekmece ne alaka diye. Bir açtım ki içinde istemediğin kadar çay, kahve, Redbull, bisküvi vs. Dedim ulan adam ne güzel ortam yapmış kendine.
Küçük de bir ketılı var; su ısıttık ve başladık kahvelerimizi yudumlamaya. Bir yandan da klasik muhabbet ediyoruz. İşte okul, çocuk ne biliyim işler güçler falan.
Bilen bilir ki otostopta muhabbetin nihayetinde varacağı iki yer vardır: siyaset ya da gönül işleri. Daha kaba tabirle "karı - kız muhabbeti" yani.
Benim de o sıralar canım sıkkındı açıkçası. Burada çok detaya girmek istemem fakat kısaca değineyim. İlk sevgilim - o zaman ki eski sevgilim - ile ayrılmıştık. Tabi ayrılık insanı üzer fakat kinle doldurmaz. Eski sevgilim benden ayrıldıktan iki hafta sonra falan dostum dediği çocukla sevgili olmuştu. Tabi olay böyle olunca ben de çıldırmıştım falan olaylar olmuştu. Kısacası yaralı ama çok da sinirli bir kuştum diyebiliriz.
Ben biraz çıtlattım tabi Adem Baba'ya mevzuyu. Adı Adem'di bu arada. Sonra muhabbet şöyle aktı:
(A: Adem Baba; B: Ben)
- A: "Oğlum nerden geldin şimdi sen bu mevzuya?"
- B: "Noldu ki abi öylesine aklıma esti anlatayım dedim. Yollar muhabbetsiz geçmez abi. Biliyosun."
- A: "Doğru diyorsun da çok fena bir yeri eşeledin sen. Canın sıkkındır senin şimdi. Ulan bana bu yapılır mı falan diye isyan ediyorsundur. Sana şimdi anlatayım da yaşadıklarımı gör bak hayatta neler oluyormuş.
Oğlum benim yaşım 50'e dayandı. 47-48 yaşında adamım. Bundan belki 35 sene önceye dayanır anlatacağım hikaye. Ben aslen Bayburtluyum. Bayburt'un küçük bir köyünde doğdum, büyüdüm. O köyde ilk aşkımı yaşadım. 12, 13 yaşlarından beri sevdiğim bir kız vardı. O da beni seviyordu hani sevgim karşılıksız değildi. Çocukluk aşkı gibi bir şeydi yani senin anlayacağın.
Hep planlar yapar, hayaller kurardık. İşte ben askere gidiyorum, askerde mektuplaşıyoruz, geliyorum köye aslanlar gibi. Sonra istiyorum onu babasından, evleniyoruz, şehre gidiyoruz çok güzel çocuklarımız ve bir ailemiz oluyor falan filan yani. Her birbirini seven insanın kurduğu sıradan ama o hayalleri kuranlar için de bir o kadar sıradan olmayan hayaller.
Biz bu hayalleri kura kura tabi zaman da geçti. Benim askerlik yaşım geldi. O zamanlar askerlik de uzundu oğlum. 18 aydı askerlik. Kısa değil ki anasını satayım. Kendi kendimize diyorduk ki "bu kadar sene geçti 18 aydan nolur ki o da geçer". Askerdeyken tek hayalim bir an önce tezkereyi alıp köyüme gitmek ve sevdiğimle evlenmekti. Küçük yerde yaşayan insanların hayalleri de küçük olur oğlum genelde. Anadolu'nun bilmem neresindeki küçücük köydesin tek hayalin kafanın tek yettiği şey sevdiğinle evlenmek. Askerlik de bitti Allah'ın izniyle.
Ben nasıl heyecanlıyım ama anlatamam. Düşünsene yıllarca hayalini kurduğun şey iyice yaklaştı. Daha yaşın genç sen de anlayacaksın şunu: Hayalini kurmak elde etmekten çoğu zaman daha güzeldir.
Neyse köye geldim ikimiz de nasıl sevinçliyiz bir görsen. Dünyalar bizim olmuş. Hemen babasından kızı istemek, işi nihayete erdirmek ve yıllardır hayaliyle yaşadığımız o güzel günlere adım atmak istiyordum. İçim bu istekle yanıp tutuşuyordu.
Köyde de bizim evleneceğimizi, birbirimizi sevdiğimizi bilmeyen yoktu hani. Kime sorsan bunlar yanıklar birbirlerine derlerdi.
Bizimkileri ikna ettim ve kızı istemeye gittik. Yerimde duramıyorum ama bir görsen beni. Bayramlığı alınmış sabah olsun da giysem diye bekleyen küçük bir çocuk gibiyim. Kızı istedik ama dünyalar başıma yıkıldı. Babası "bende size verilecek kız yok" dedi ve kestirip attı. Ama tabiki bir çare daha vardı: kaçmak. Zaten bizim oralarda kız kaçırmak ekmek yemek, su içmek gibidir. Kızı vermezler, kız kaçıverir.
Çektim sevdiğimi bir köşeye ve dedim ki:
"Kaçalım sevdiğim kaçalım. Bunlar seni bana vermezler. Kaçalım, gidelim buralardan." İşte o zaman ikinci defa yıkıldı dünyam. Olmaz dedi. Ben düğün isterim, şunu isterim bilmem ne dedi. Ailem izin vermezse olmaz dedi.
İnanabiliyor musun oğlum? Yıllardır sevdiğim ve beni sevdiğinden kuşku duymadığım insan olmaz dedi. O konuşmadan sonra bir kaç defa daha konuştum, ikna etmeye çalıştım onu. Ama olmadı yok bir türlü ikna edemedim. Sen şimdi vay be adam sevdiğine kavuşmamış deyip üzülüyorsundur. Dur daha gelmedik yürek parçalayan kısma."
- B:"Vay anasını daha bitmedi mi abi. Daha ne yaptılar sana?"
- A:" Bitmedi oğlum dur daha. İnsanın insana zulmü biter mi öyle hemen.
Ben ne kadar onu ikna etmek istesem de edemedim. En yakın arkadaşım, dostum ne yaptı biliyor musun? Kalktı, gitti ailesiyle istedi kızı. Bir de vermesinler mi? Baktım ki kızı zorlayan eden yok. Son defa konuştum kızla. "Ben kaçak göçek yaşamam, düğün isterim" falan filan dedi yine. Hay dedim düğünün batsın senin. O gün Bayburt'u terk ettim. 2 yıl hiç gelmedim. Niye terkettim biliyor musun köyü? Katıl olmamak için. İnan ki başka sebebi yoktu.
Düşünsene sevdiğim insan benle gelmedi. Üstüne dostum dediğim adam istedi onu ve kız da kabul etti. Şu olaya bak. Yıllardır yanımda olan en yakınımdaki, en çok sevdiğim iki insanın yaptıklarına bak. Demek ki dostum dediğim adam bunu yapabilecek bir adammış. Gerekli şartlar oluşmasa bundan haberim bile olmayacaktı.
Eğer kız benimle kaçsa dostluğumuz devam edecekti. Bunların olabileceğinden onun gerçekte nasıl biri olduğundan tamamen habersiz olacaktım. Herkes böyle bir çevrede yaşıyor aslında. Sadece etrafındakilerin gerçekte kim olduklarını görmeleri için gereken şartlar oluşmuyor.
- B: (İçimden) Vay anasını. Filozof gibi adam. Ulan tırcı diye bindik sanki Plato'nun Akademia'sına geldik. Doğru diyor baba. Gerekli şartlar oluşmadığı için çevresindekileri tanımıyor insan. Hatta buna başkasının gözünden bakarsan da şöyle oluyor. Gerekli şartlar oluşmadığı için o da seni tanımıyor belki hatta sen bile kendini tanımıyorsun.
-A: "Neyse oğlum. Ben terk ettim köyü. Trabzon'a geldim. 2 yıl hiç dönmedim köye. Ne kadar kinle, nefretle dolsam da hala içimde bir yerlerde bir şeyler vardı biliyordum. Belki diyordum mutsuz olur kaçar gelir beni bulur. Biraz da bu umutlarla gittim köye.
Trabzon'dayken bir arkadaşımdan düğün davetiyesini bana yollamasını istemiştim. Saolsun beni kırmadı ve davetiyeyi bir şekilde yolladı bana. Arada açıp okuyordum. Kızın isminin yanındaki yerde kendi ismini değil de başkanının ismini görmek yakıyordu içimi. Ama tuhaf şekilde alıp davetiyeyi yine de okuyordum. Okuyup bir sigara yakıyordum.
Köye gittim iki sene sonra. Yolda yürürken karşılaştım onunla. Bir de baktım yanında çocuğu. Çok tuhaftı be oğlum çok. Ben neleri planlarken nelere şahit olmuştum.
Konuştuk biraz mutlu değildi bence ama iyiyim falan dedi. Galiba kocası dövüyormuş bazen ama iş işten geçti artık. Napacaksın?
Geldim Trabzon'a tekrardan. İşe girdim falan hayat bir şekilde geçti. Birisiyle tanıştım. 20 sene oldu belki evleneli. İki tane de çocuğum var. Biri kız biri oğlan. Büyük lise 3'e geçti. Ötekisi de lise bire.
Eşimi seviyorum ama aklım galiba hala onda. Eşime anlattım bu durumu. Dedim böyle böyle şeyler yaşadım. Sağolsun anlayışla karşıladı. Çok anlayışlı bir insan.
Hep destek oldu bana. Belki onunla evlensem böyle mutlu olamazdım. Şuan mutluyum, çocuklar büyüyor emeklilik de yaklaştı çok şükür. Ama içimde bir yerlerde hala onun olduğunu hissediyorum.
Hani demiştim ya düğün davetiyesini almıştım diye. O davetiye hala durur kutuda. Eşimin de haberi var. Senede bir kaç defa çıkarıyorum, okuyup bir sigara içiyorum. Ardından yerine koyuyorum. 30 sene geçti ama hala davetiyeyi okurken içimde fırtınalar kopuyor oğlum.
Ya görüyorsun işte. Senin yaşından fazla zaman geçti ama hala içimde dolanıyor bir şeyler. Hayatta insanın başına gelmeyen şey olmaz oğlum. Daha neler görürsün neler?"
Ben şaşa kalmış içimden "vay be neler yaşamış adam" diyordum. Bayadır yoldaydık artık bir mola versek fena olmazdı. Yol kenarında bir yerde durdu Adem Baba. İndik, birer sigara yaktık. Sigara içerken farkettim ki uzaklara daldı. Gözlerini kıstı ve öyle nefesledi sigarayı. Biliyordum hala aklına geliyordu. Biliyordum sigara içerken hep o geliyordu aklına. Ve biliyordum artık "Hayatta insanın başına gelmeyen şey olmaz" dı.
Benim için sadece Ordu'ya seyahat olarak planladığım bu yolculuk bambaşka şeyler öğretmişti bana. Kendi dünyamda kocaman olan derdin başkasının dünyasında o kadar büyük olmadığını öğretmişti. Olaylara biraz daha sakin biraz daha olgun yaklaşmayı öğretmişti.
Ve en önemlisi "Hayatta insanın başına gelmeyen şey olmaz" ı öğretmişti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder